25 Ağustos 2012 Cumartesi

Kvartetten Som Sprängde - Kattvals


Enteresandır, 70'lerin İskandinav ekolünden çıkan ve kötü diyebileceğiniz bir gruba kolay kolay rastlayamazsınız. (İsveç'in başını çektiği İskandinav'lar ile ilgili daha önce detaylı bir yazı  yazmıştım.) Kvartetten Som Sprangde'de bu ekolün bayrak gruplarından biridir. 

Adını “Birger Sjöberg” adlı bir yazarın 1924 yılında yazmış olduğu kitaptan alan bu İsveçli grup, 3 kişiden oluşmasına rağmen aslında 4 kişi olarak kuruldu.

Grubun ismi Kvartetten Som Sprangde (The Quantet that Blew Up), yani "Patlayan/Patlamış Dörtlü" anlamına gelmektedir. :) Ancak Margareta Söderberg (Vokal), yani grubun dördüncü elemanı, müzik anlayışının grup ile örtüşmediğini düşündüğünden gruptan ayrılmış. Grup da isim değiştirmemiş ve vokalist olmadan enstrümantal olarak devam etmişler. Bence çok da isabetli olmuş. Vokal bu müziğe ne derece yakışırdı bilemiyorum.

Tarz olarak Fusion’a (Jazz-Rock) yakın dururlar. Tabi az biraz psychedelic ve folk’a teğet geçerler. Grupta ilk dikkati çeken bir basistlerinin olmaması. Hellman, bas işini klavye ile halletmiş. Diğer bir husus da yine aynı adamın kullandığı Hammond B3…Harika bir atmosfer yaratmış. Sjöberg’in gitar kullanımı -ki bazı bölümlerde çift gitar kullanmıştır- Santana’yı andırır. Ek bilgi olarak 1978 yılında çıkardığı “finn” adında birde albümü bulunmaktadır. O da ayrıca tavsiye olunur. ABBA ile yaptığı çalışma belki sizi ilgilendirebilir ama ben ilgilenmiyorum.

Albüme gelince; baştan sona aynı kalite ve güzellikte devam eder. Gitarın ve Hammond’ın sürüklediği bir atmosferde yüzen şarkılardan oluşan albümde neredeyse tüm parçalar birbirinden güzeldir. Subjektif olarak “Gånglåt Från Valhallavägen” birkaç milim daha ileride sanki. Albüm içseldir. Tarz olarak farklı tarafta dursalar da, Danimarka'lı "Alrune Rod" grubunun yarattığı insanın içine işleyen bulutlu hava yakın komşuları Kvartetten Som Sprangde'de de görülür. Genelde Fusion gruplarında bu havaya sıkça rastlanmaz. Olan örnekler de genelde iskandinavlar'dan çıkmıştır.   

Scandinavian Prog  tarzının önemli gruplarından biridir. Ne yazık ki sadece bir albümleri var. 3 kişi ile daha ne yapılabilirdi bilemiyorum. Harika bir albüm. 

10 Ağustos 2012 Cuma

BU TELEFON DEFTERİNİ YE! (Gong hakkında faideli bilgiler)




Benim en sevdiğim gruplardan biri bunlar. Kurucuları Daevid Allen aslında Soft Machine'in gitaristi ve beyni fakat 1968 senesinde grup bir turneden İngiltere'ye dönerken Daevid Allen kominist olmasıyla ilgili bir meseleden dolayı ülkeye sokulmuyor o da Fransa'ya göç ediyor, Soft Machine de onsuz devam etmek durumunda kalıyor. Fransa'da çevresinde topladığı müzisyenlerle Gong'u kuruyor 1969-70 senelerinde. İlk albümleri Camembert Electrique aslında grubun soundu hakkında ilk notasından sinyalleri veriyor. Bunlar ilk dönemlerinden beri trip grubu sayılır. ileri düzeyde LSD ve bilimum ot kullanımı sonrasında uçup uçup süper eğlenceli müzikler yapıyorlar. Böyle Rock jazz progresif saykedelik space blues her şey var bunlarda. İlk dönemlerinde grup tamamen Daevid Allen'ın kontrolünde ve onun yarattığı hayali GONG gezegeninde geçen komik ve enteresan olayları anlatıyor. Aslında bu ilk dönem albümlerindeki telepatik cüceler, Çömlek kafalı perilerle falan ilgili eğlenceli hikayelerin süper metaforlar olduğu, altında derin felsefi manalar olduğu konusunda rivayetler olsa da ben o hikayeleri olduğu gibi kabul etmeyi tercih edenlerdenim. Böyle otostopçunun galaksi rehberi kıvamında hikayeler bunlar. Her neyse ilk abümlerinden sonra GONG gezegeni ile ilgili bir üçleme ile devam ediyorlar. Flying Teapot (1972) Angel's Egg (1973) ve You (1974). Bunların üçü de süper albümlerdir. Gruptaki kaliteli müzisyen sayısı da her albümde artmakta ve yeni gelenlerin müziğe yaptıkları ama hikayelere yapmadıkları katkı dolayısıyla Gong soundu da her geçen albümde biraz daha müziği ön plana çıkartıp hikayeyi geri plana iten bir duruma geliyor. Üçlemenin ilk albümü Flying teapot mesela süper eğlenceli bol hikayeli bir albüm ama müzik gelmekte olan albümlerle kıyaslandığında biraz zayıf. Üçlemenin son albümü You'nun ise yarısından çoğu enstrümantal. Artık ağırlık müzikte tamamen ama işin güzel tarafı müziklerindeki uçukluktan bir şey kaybetmiyorlar müzik ön planda ama LSD kafası hakim yani. Bu üçlemenin 2. albümü Angels egg benim ilk dinlediğim ve en sevdiğim Gong albümü. Bence burada kaliteli müzik ve Gong'u Gong yapan hikaye tam kıvamda. İkisi de  birbirine üstünlük sağlamamış. Süper leziz bir albümdür bu özellikle 2. yüzü şaheser kıvamında. You albümünün turunda grup farklı davulcu arayışlarına giriyor ve Bill Bruford bir kaç ay bunlarla çalıyor. Ne yazık ki yasal bir konser ve ya stüdyo kaydı yok Bruford'lu Gong'un ama SBD kaydı süper bootlegler mevcut. Neyse You turundan sonra Daevid Allen kendi grubundan ayrılıyor ve grubun önderliği üflemelici Didier Malherbe namı diğer Blomdido Bad de Grasse'ye kalıyor. 1975 senesinde grup olarak yaptıkları şarkılar 2 abümde toplanıyor. Bunlardan birincisi Gong'un Shamal albümü. Müthş bir Jazz-rock albümüdür sevenlere duyrulur. Diğeri de gitarist Steve Hillage'ın ilk solo albümü olarak etiketlenen Fish Rising aLbümü. Her iki albümde de aşağı yukarı aynı kadro çalmakta. Steve Hillage daha bağımsızlığını ilan etmeden kısa bir süre önce kaydedilmiş Live at Sherwood Forest konser albümünde bu iki albümdeki şarkıların da harika verdiyonlarını bulmak mümkündür. 1975'ten sonra Steve Hillage solo müzistyen olarak devam ediyor, geri kalanlar da Gong ismiyle Jazz-rock tadında 2 albüm daha kaydediiyorlar Allan Holdsworth'un çaldığı Gazeuze (1976) ve Mick taylor'ın çaldığı Expresso 2 (1977). Bu dönemde grubun liderliği Didier Malherbe'den davulcu Pierre Moerlen'e kayıyor yavaş yavaş. 1977 senesinde Malherbe'nin de gruptan ayrılmasıyla artık orjinal Gong kadrosundan kimse kalmadığı ve dahi artık yapılan müziğin de orjinal Gong ile pek bir bağlantısı kalmadığı için Pierre Moerlen grubun ismini Pierre Moerlen's Gong olarak değiştiriyor ve 80'lerin başına kadar böyle new agey jazz-rock tadında çok güzel albümler yapıyorlar. Özellikle 1978 senesinden Downwind albümleri harikadır. Mike oldfield ve Mick Taylor da konuk müzisyen olarak çalıyorlar bu albümde. Grubun günümüze kadar uzanan hikayesinde tabi daha çok fazla albüm çok fazla Gong türevi bulunmakla birlikte ana dönemi bu şekilde özetleyebilirim. Diğerleri hakkında da yazarım bir ara.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Man-Erg


Bu şarkıyı her dinlediğimde çok sevdiğim bir arkadaşımın yaşadığı  olay aklıma gelir. Bilmeyenler için söyleyeyim Man-Erg, Van Der Graaf Generator’ın “Pawn Hearts” adlı albümünün bir şarkısıdır. Yaşanan olay küçük çaplı bir astral seyahat.

Bizim gibi adamlar müziği seven, dinlerken de kendini kaybeden adamlardır. Sağa sola saldırdığımız, etrafı yıkıp döktüğümüz olmamıştır. İnfilak daima kendi bünyemizde gerçekleşir. Yaşanması muhteşem ama eminim dışarıdan seyretmesi bir o kadar da komiktir. Valla umurumuzda mı, tabiki hayır. Bir nevi trans hali; o hale bürünmüş bir insan nasıl kendini nasıl kontrol edebilir ki? Ne demek istediğimi anlıyorsanız şanslısınız demektir.

İtalyanları ilk keşfettiğimizde harıl harıl İtalyanca bilen adam aradık. Aradık, çünkü şarkı da ne söylediklerini merak ediyorduk. Bizi transa sokacak bir şarkı veya albüm bulduğumuzda hemen birbirimiz ile paylaşmayı, trans halini beraber yaşamayı, dinlerken ortamdan kopup farklı diyarlara gitmeyi düşündük hep.
Belki böyle yüzlerce şarkıyla dünya ile ilişkimizi kesip, kopup gittik. Hatırlarım  ilk Samba Pardon (Alcatraz) dinlediğim günü. O ne güzdel flüt-gitar atışmasıdır. Veya orta 1 deyken Uriah Heep’in Pilgrim’i. 10 saattten fazla bir süre aynı şarkıyı üstüste dinleyip durmuştum. Ne uçuştu ama...

Ya da Embryo’nun Dreaming Girls’ü, Biglietto Per’l inferno’nun Lamico Suicida’sı, Comus’un Drip Drip’i, Eela Craig’in Indra Elegy’si, Pell Mell’in Maldou’su...”bitmeyen trans halleri”...Huzurun farklı bir boyutu. 

Suratlar hep güler bu moda girince. Eller kollar ile garip hareketler yapılır bilinçsizce. Bir çocuğun dondurma yerken ki hali gibi görünür. Zararı yoktur etrafa...anlamayan için komiktir. Bilen içinde yaşarken gidilen farklı bir dünya...   

İşte Man-Erg ile aynı transı yaşayan, hatta daha da ötesine geçerek kendi bedeninden yükselen sonra geri gelen arkadaşım aklıma gelir bu şarkıyı her dinlediğimde. 

Ne demiş Jim Morrison: “Kayıp cenneti arayan bir adam, diğer tarafı hiç düşlememiş birine aptal gözükebilir...”


Not: Kendisi bu yüzden “man-erg” nick’ini kullanır. Türkiye’de progressive rock’ı takip edenlerdenseniz bu nick’e zaten rastlamış, yazılarını okumuşsunuzdur. Kendisi halen progturk’te yazmaktadır. 

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Progressive Rock'ın Kadın Vokalistleri (Bölüm-3)


70’lerin Fransa’sın da müzikal anlamda öne çıkan gruplar genelde Zeuhl, Fusion, ROI akımlarından etkilenmişlerdir. Senfonik anlamda diğer ülkelere nazaran daha az sayıda örnek gösterilebilir.Gitarist  Jean Piere Alarcen’in kurduğu Sandrose  bu anlamda Fransa’dan çıkmış en önemli gruplardan biridir. Eden Rose adlı grubun devamı olan Sandrose’da grup elemanları anlamında  tek fark vokalist Rose Podwojny (Laurens) ’dir. Tarz olarak Senfonik müziğe kayan grup sadece 1 albüm çıkarabilmiştir. Grubun başarısında 18 yaşında ki Rose’un güçlü ve hüzünlü sesi  önemli bir etkendir. Bazı bölümlerde sesinin gereksiz yere zorlauyor gibi görünse de “Never good at saying goodbye” ve “to take him away” şarkılarında ki performansı oldukça başarılıdır. Rose gruptan ayrıldıktan sonra kariyerini Rose Laurens olarak pop müzik yaparak geçirmiştir.

Müzikal anlamda bir cennet ülkesi olan İsveç ‘in gözden uzak gruplarından biri olan Radiomöbel , psyhedelic ve space rock karışımı 2 albüm yapmıştır. Bunlardan 1978 yılında çıkardıkları ve görece olarak daha başarılı olan Gudang Garam enstrümantal ağırlıklı bir albümdür.  Bildiğim kadarı ile müzikal anlamda sadece bu albümde yer almış olan vokalist Carin Bohlin vokal bölümlerinde kullandığı kısık sesi  grubun müziği ile güzelce örtüşmüş; vokal rengi, amatör ama müzkal anlamda başarılı olan grubu tamamlamıştır. “Flugornas Morgon” ve “Hostsang” şarkılarında ki performansı dinlemeye değerdir.

80’lerden itibaren kitleleri tam anlamı ile tatmin eden bir müzik çıkmadığından eskiye rağbet duyulmuş, çıkan albümler yeniden, çıkmayanlar ise ilk defa rafları doldurmuştur.  90’lı yıllarda özellikle bazı Alman firmaları, 70 yıllarda yayınlanmayan veya sınırlı sayıda basılan albümleri gün yüzüne  çıkarmaya başladılar. Bunların arasında Bas’ta Ahmet Güvenç, Davulda Hüseyin Sultanoğlu ve Gitar/Vokal’de Aydın Çakuş’un oluşturduğu, prodüktörlüğünü Cem Karaca’nın yaptığı “Bunalımlar / Grup Bunalım” da vardı.  “Lear”, Avrupanın göbeğinde olmasına rağmen 70’lere pek fazla grup kazandıramamış olan İsviçre’den çıkmış ama albümü hiç basılamamış bir gruptur. Psychedelic, Heavy Prog tadında olan bu güzel albümün vokali adını bilmedim son derece yetetenkli bir kadın tarafından yapılmaktadır. Adını bilmediğim ses,  Sandrose’dan Rose Laurens ile Dawn Muir arasında gidip gelmektedir. Ne yazık ki bu albümü bulmanız pek te kolay değil. Ama bulursanız özellikle “President” performansına dikkat edin. “The Bomb”, “If you go away”, “The Moon Stood Still” şarkıları diğer başarılı şarkılardır.