24 Haziran 2013 Pazartesi

Gezi Parkı Üzerine...

Gezi Parkı olayları hala devam etmekte ve çok enteresan gelişmeler yaşanmakta. Ben de dahil kimse böyle bir “yeter!” patlaması beklemiyordu. Gazı yedikçe, şiddete maruz kaldıkça ses daha çok çıkmaya daha da gürleşmeye başladı. En önemlisi de korku eşiği kırıldı. “aman oğlum, eyvah kızım” telkinler ile büyüyen nesil dahi üzerini kapatan o kaya sertliğindeki kabuğunu paramparça etti. Thomas Jefferson’ın bir lafı var: “Halk, hükümetinden korktuğu zaman tiranlık; hükümet, halkından korktuğu zaman özgürlük vardır”

E tabi işin içinde özgürlüğe doğrultulan büyük bir tehdit var. Belki yarın itiraz etmek için çok ama çok geç olacak. Yarın belki kursağımızdan geçecek alkolün hesabını soracaklar. Belki doğum için izin ister hatta yalvarıyor olacağız. Yarın belki nasıl yürüyeceğimize, nerelere gideceğimize, kimler ile konuşacağımıza, hatta nasıl davranmamız gerektiğine karar verecekler. Belki kıyafet için icazet alacağımız günler gelecek... İnsanoğlu doyumsuz ve arsızdır. Gücü ele geçirince, hele ki bir de insani vasıfları yeterince gelişmemiş ve ilkel biri ise, tüm dünyayı kendi isteği kendi egosu doğrultusuna sokmak ister. Artık para eşiği kırılmış, bunun bir adım ötesine yani  “sınırsız güce” sahip olmaya çalışır. Bunu için her şeyi ama her şeyi yapar...

Bugünlerde gördüğümüz tam da budur. Halkı koruması gerekenin halka zulmettiği, halkın vekili olması gerekenlerin halka savaş açtığı, besledikleri anlamsız nefret ile yalan- iftira- ihanet üçgeninde halkı halka kışkırtarak iç savaş alarmının verildiği, halka açık alanların halka karşı korunduğu enteresan günler yaşıyoruz. Yalan üstüne yalanların döndüğü, tehditlerin havada uçuştuğu, ayak parmağını sehpa köşesine çarpan “acımadı kiii.. acımadı kiii..” misali  5 yaş çocuk tepkisi veren, ancak acından gözünden yaş gelen Belediye Başkanlarının olduğu bir ortamdayız. Zorla “beni dinleyeceksiniz!” mitinglerine sürüklenen insanlar, kitleler gördük. TV kanallarının eğik duruşu midemizi bulandırdı...
Hesap edemedikleri şu oldu: örgütlenme, demagoji, oy toplama faaliyetleri, katakulli...vb. gibi konularda ne kadar başarılı olsalar da iş “akıl oyunlarına” geldiğinde çuvalladılar. Çünkü başkaldıran kafası zehir gibi çalışan  ve ne istediğini bilen: Halk’ın ta kendisiydi. Yapmaya çalıştıkları tüm oyunlar en sonunda Zaytung’da dalga konusu oldu. Yemedi kimse...Kola kutusuna bira demeye çalıştılar olmadı; Halka CHP dediler yemedi;  Toma ve molotofun başrolde olduğu tiyatroyu gerçek diye yutturamadılar, alkışlamadık oyunu çünkü oyunculuk berbattı; terörist dediler sonra kendileri bile utandılar; dış mihrak dediler tutmadı...olmadı işte. 100 tane çıplak adamın bir başörtülü kadının üzerine işemesini veya camide grup sex yapılmasını duyunca, sallarken inandırıcı olamadıklarını, yaratıcı olmaya çalışacağız diye saçmaladıklarını deneyimledik. Freud ne demiş: "Birinin yalan söylemesine kızmam da yalan söylerken yakalanacak kadar salak bir insanın beni kandırmaya çalışmasına kızarım" 

Sevgisizliğe karşı Sevgi ile, biat etmeye akıl ile cevap verilen bir dönemden geçiyoruz. Gezi parkı, o deneyimi yaşayanların  hayatlarında büyük bir dönüm noktası oldu. Yan yana gelemeyenler kol kola dans etti. Birbirlerine küfür edenler üzerlerinde ki formaları değiştirdi. Farklı şehirlerde ki insanlar birbirlerine temas etti. Tahammülsüzlük yerini saygıya bıraktı. İnsan “öz” ündeki tüm değerlerin özgür kaldığı bir karnaval oldu. “Ütopya” oldu. Devlet büyüklerinin ısrarla “ayrışın, kutuplaşın!” diktesine, kenetlenerek cevap verdi. İlk defa “sen kimlerdensin?” lafının geçmediği, paranın anlamsızlaştığı bir yer oldu gezi. Kolluk kuvvetleri olmadığında, yöneticiler müdahale etmediğinde inanların kavga etmediğini aksine birbirine sarıldığını gördü herkes. Ama bu yaşananlar bugünün dünya anlayışına oldukça ters. “Güç”ü elinin altına almak isteyenlerin hiç istemediği şeyler yaşandı. Bozulmalıydı...her ne pahasına olursa olsun dağıtılmalıydı. Karanfili tazyikli su ile yıkamaya çalıştılar. Demokrasiyi biber gazı ve cop ile sağlamaya çalıyorlar. İşi “bizden-sizden” e getirip “biz sizi döveriz” diyorlar. Tahminim daha da sertleşecekler. Fark etmez...ne demiş Nietszche “beni öldürmeyen şey güçlendirir”

 İleride bu günleri anarken Cumhuriyet Tarihinin belki de en büyük uyanışını, özgürlük arayışını anlatıyor olacağız çevremize. “işte bizde oradaydık, tanık olduk herşeye...” diyeceğiz. Biri ile yolda yürürken omuzlarımız çarpıştığında yumruk kaldırmak yerine “özür dilemeyi” bu günlerin mirası olarak anacağız...Marquez ne demiş: “Benden nefret edenlerden nefret edecek vaktim yok. Çünkü ben, bana değer verenleri sevmekle meşgulüm” 

1 Haziran 2013 Cumartesi

Diren Taksim, Diren Gezi Parkı

Dün taksimdeydik...bugün de orada olacağız...birilerinin uykusunu fena kaçırdık, yine kaçırmaya gidiyoruz...tırnaklarını yedirmeye gidiyoruz...birkaç onbin çapulcu olarak...

24 Mayıs 2013 Cuma

Popol Vuh - Letzte Tage Letzte Nacht


Popol Vuh diyince akla Florian Fircke gelir. Nasıl ki King Crimson diyinnce Ropert Fripp’in, Amon Düül diyince Chris Karrer’in gelmesi gibi. Popol Vuh efsanesi Fricke’nin 29 aralık 2001’de ölmesine dek tam 30 yıl sürdü. Krautrock ekolünün en önde gelen gruplarından biri olan Popol Vuh özel bir ilgiyi fazlası ile hak ediyor.

Müzik kariyeri çok erken yaşlarda piyano eğitimi ile başladı. Haydn ve Mozart çalmayı seviyordu. 19 yaşında bırakana kadar  Freiburg Collage of Music ‘e girdi. Ancak istediği hayatın bu olmadığını anladığında yolunu değiştirdi. 21 yaşında ilk kısa filmini yapması onu, sonradan kadim dostu olacak, ünlü yönetmen Werner Herzog ile tanıştırdı. Fricke’nin fikirleri ve zihninde oluşturduğu dünya Herzog’u fazlası ile etkilemişti. ilk olarak 1968 yılında Herzog’un Lebenszeichen  adlı filminde piyano çaldı. Sonrasında bu dostluk ilerledi ve Herzog’un daha ünlü filmler olan Aguirre ve Nossferatu’nun soundtracklerine imza attı.

Fricke’yi bildiğimiz adam yapan ve Türkiye’de bir blog’da yorum yapılmasını sağlayan olay 1970 yılında Holger Trülzsch ve Frank Fiedler ile kurduğu Popol Vuh grubudur. Zaman içersinde kadro değişiklikleri olsa da Fricke, Popol Vuh’un tek adamı olmuştur.

1970’te çıkan ilk albüm “Affenstunde”’yi takip eden “In den Garten Pharaos”(1971) ve “Hoisanna Mantra”(1972) gerçek Krautrock tadında elektronik müzik ağırlıklı albümlerdir. Sonraki dönem Popol Vuh, 4. Albüm “Seligpreisung” ile başlar. Aslında bu geçişin izleri 3. Albüm olan Hoisanna Mantra’da görülse de Seligpreisung’i başlangıç olarak kabul etmek daha doğru olacaktır.

İşte 1976 yılında 8. albüm olarak çıkan “Letzte Tage Letzte Nachte” Popol Vuh’un bu dönem müziğinin tepe noktasıdır.  Elektronik enstrümanlar yerini akustik enstrümanlara bırakmıştır. Gruba yeni katılan, “Gila”nın kurucusu, Daniel Fichelscher’in bu başarılı albüme önemli bir katkısı vardır. Kullandığı gitar tonu  baştan sona albümü kaplar ve Fricke’nin tuşlularından çok daha öndedir. İlginç bir biçimde aynı şahıs albümde davul yükünü de üstlenmiştir. Vokalist Djong Yun ve yine Amon Düül 2 den bildiğimiz konuk Renata Knaup’un  da katkıları unutulmamalıdır.

Albüm, Fricke’nin deneysel kariyerinde yaptığı en farklı albümlerden biridir. Albüm öncekilere göre dahya serttir. Tabi sert derken Popol Vuh standartlarına göre sert. Çoğu progressive albümde görülen repetitif melodiler buarada da mevcuttur. Özellikle davul, bazı şarkılarda neredeyse aynı ritimleri vurmaktadır. Albümün en etkileyen conceptlerinden biri 3. Şarkı olan “Oh wie weit ist der Weg hinauf” ta geçen “Haram Dei” repliğidir. Farklı bi versiyonunu 6. Şarkıda ve sonraki basımlarda eklenen bonus tracklerde görebilirsiniz. Toplamda aynı albüm içinde farklı şarkılarda görülen Haram dei, 3 farklı vokal (2 kadım 1 erkek) ile söylenerek benim bundan önce duymadığım bir conncept yaratılmıştır.

Popol Vuh kolleksiyonunun en beğenilen albümlerinden biri olan “Letzte Tage Letzte Nachte” Popol Vuh için iyi bir giriş olabilir. Ancak belirtmek lazım ki sadece bu albümü dinlemek Popol Vuh’u anlamanıza yetmeyecektir.  Popol Vuh bir derya, bir denizdir. Ne şanslıyız ki 20 nin üzerinde albüm bırakmış bize Fricke...her dinlediğimizde farklı şeyler hissedeceğimiz, farklı diyarlara gideceğimiz,kafayı kıracağımız...   

6 Nisan 2013 Cumartesi

Brainticket


Türkiye’de Brainticket plağı bulma olasılığı nedir bilmiyorum ama ben 1 saat önce bu istatistiğe büyük bir katkıda bulundum, eminim bundan... E-bay’den  Re-issue plağını  almayı düşünürken, bu eylemin düşüncede kalmasına bugün baya bir sevindim. Kadıköy'ü seviyorum...

Bu güne kadar Brainticket’dan detaylı olarak bahsetmemiş olmam benim ayıbımdır keza Brainticket bu Blog’un headliner’larından biri olmak zorundadır. Brainticket demek,  bir bakıma Belçikalı dahi müzisyen Joel Vandroogenbroeck demektir. Klasik ve Jazz eğitimli Joel, ülkesinde  15 yaşında en genç piyanist ödül almış, sonrasında birçoğu gibi Psychedelia ve Progressive akımın etkisinde kalmıştır. Bir yandan envanterine Harp, Sitar, Flüt gibi enstrümanları eklerken paralelde odağını belli bir yöne kaydırmaktaydı. Yanıbaşında Krautrock’ın temelleri atılmakta, o da bu akımın sıkı takipcisi olmaya başladı. Coltrane, Miles Davis hayranlığı yerini Klaus Schultze’ye bırakıyordu.  Nihayet gitarist Bryer ve baterist Wolfgang Paap ile Brainticket’ı kurdu.

1970’de ilk albümleri Cottonwoodhill,  Bellaphone baskısıyla piyasaya çıktı. Tarif edilmesi, yaşattığı duyguları tasvir etmesi oldukça güç olan bir albümdür. Cottonwoodhill  benim için bir albümden çok farklı bir “deneyim”dir. Albüm bence müzik tarihinin en uçuk, psyhcedelic, drug oriented ve kışkırtıcı albümüdür. Zaten Amerika başta olmak üzere bazı ülkelerde uyuşturucu çağrışımı yaptığı için yasaklandı. Hatta satıldığı bazı ülkelerde “günde 1 defadan fazla dinlenmemesi gerekir”  yazısı yazdılar üzerine. Tüm bunlara belkide Dawn Muir’ın vokal tanımını yeniden düşünmemizi gerektiren oldukça deneysel vokal performansı neden oldu. Vandroogenbroeck  ile  2011’de yapılan bir söyleşide kendisi Cottonwoodhill’ı “o günlerin atmosferinde problem yaşayan bir çiftin psikolojik drumunu yansıttan”  bir albüm olarak tanımlar... Karanlık, oldukça içsel, derin, rahatsız edici ...Sınırları zorlamak bir yana onu çoktan parçalamış ve yeni yerine getirmiş bir albümdür. Anlamaya, hissetmeye bazen alkol yetmez...hatta hiçbir zaman yetmedi.. 

Travmatik bir girişten sonra  grup 1972’de Psychonaut albümünü çıkardı. Albümde fazla morfinden ölen gitarist Bryer başta olmak üzere, Vandroogenbroeck  dışında, tüm grup elemanları değişti. Vandroogenbroeck,  İtalya seyahatinde tanıştığı Carole Muriel başta olmak üzere bir grup İsviçreli müzisyen ile bu albüm için anlaştı. Psychedelic  fikirler, karanlık atmosfer ve progressive eğilim bu albümde de devam etse de ilk albümün aşırı deliliği bu albümde yoktur. Dawn Muir’in çağlayan, dizginlenemeyen vokali yerini Carole Muriel’in dingin ve derinlerdeki sesine bırakır. Kabullenmesi ilk albüm kadar zor değildir.

Üçüncü ve bence gerçek Brainticket’ın son albümü olan Celestial Ocean 1974’te çıktı. Albüm Mısır ölüler kitabından bahsetmekte, ölümden sonra Mısırlıların yaşamlarını, zaman ve uzay’da yaptıkları seyahatleri konu almaktadır. Müzikal anlamda daha ayağı yere basan bir albümdür. Tabi kıyas Cottonwoodhill olunca “ayağı yere basan” tabirini kullansam da kozmik dünya, psychedelia etkisi hala bünyede korunmaktadır. Az bir farkla da olsa genel anlamda grubun fan’ları tarafından daha çok benimsenen ve sevilen albüm budur.

Grup 1980’de Adventure, 1982’ de Voyage, 2000’de Alchemic Universe ve 2011’de 1973 Roma Konser albümlerini çıkardı. Normalde 70’lerin gruplarında tekrar bir araya gelme veya ara verdikten sonra yeniden albüm çıkarmak bir facia ile neticelenir ama bu durum Brainticket için geçerli değildir. Sadece tarzda biraz oynama, daha çok kozmik tarafa kayma gözlenir. Ne olursa olsun grubun gerçek hali ilk dönemidir.

Brainticket, grubun kurucusu ve tek adamı olan, 1984'ten bu yana Meksika'da yaşayan Vandroogenbroeck’ün tanımlamasıyla “ bir gruptan çok bir topluluktur”.  Deneysel bir topluluktur. Dahi müzisyen Vandroogenbroeck’ün grubudur. Yapılan müzik o dönemin şartlarında dahi “fazla” uçuktur.

Brainticket için şunu söyleyebilirim: Psychedelic müzik seviyor ve bu gruptan haberinizin olmaması demek,  spacerock sevip Pink Floyd’dan haberiniz olmaması demektir...sanırım anlatabildim...


27 Mart 2013 Çarşamba

İlginç Hikayeler - 2 (Rod Evans)


Rod Evans ismi  pek çoğu için ilk başta pek birşey ifade etmeyebilir ama kendisinin Deep Purple’ın ilk vokalisti olması ve büyük bir skandalın merkezinde konumlanması onu hakkında konuşulması gereken biri yapar.

Aslında Rod Evans için herşey çok güzel başlamıştı. Kariyerine 60’ların başında çeşitli gruplarda vokalistlik yaparak start vermişti. Bunların arasında en önemlisi Ian Pace’in de dahil olduğu “The Maze” adlı gruptur. Düzgün fiziği ile aynı zamanda modellik yapan Evans, 1968’de kurulan ve ismi tarihe Mark 1 kadrosu diye geçen ilk Deep Purple oluşumunda yerini aldı. Evans ve Paice ikilisinin gruba katılmasında esas odak nokta Evans’tı. Hatta Paice’ın Deep Purple’a (eski adıyla Roundabout) gelmesinde aracı olan kendisi olmuştu. 

Sırasıyla “Shades of Deep Purple”, “The Book of Taliesyn” ve “Deep Purple” albümlerinde yer aldı. Grubun ilk hiti olan “Hush” ı onun sesi ile tanıdık. Hush Amreika’da top 40’ta 4. Sıraya kadar yükseldi. Bu başarıda Evans’ın etkisi oldukça büyüktü.
Ancak grup içinde değişim isteği ağır basmaya başladı. Bir tıkanmışlık vardı ve aşılması gerekiyordu. Kan değişimi lazımdı. Grup, müzikal anlamda biraz daha sertleşmek istiyor ve Evans’ın balad türü şarkılara uygun sesi bu değişim için yetersizdi. Bu süreçte tek kurban Evans değildi. 3. Albümden sonra Ian Paice, Ritchie Blackmore ve Jon Lord bir araya geldiler ve Rod Evans ile basist Nick  Simper’ın grubu daha ileriye götüremeyeceklerine karar verdiler ve yerlerine vokalist ve basist aramaya başladılar. Bu arada Evans’ın evlenmek üzere olduğu kız arkadaşının oldukça zengin bir aileye mesup olması ve yine Evans’ın aktör olma hevesi müziğe olan ilgisini zaten azaltmaya başlamıştı.

Sonunda Evans’ın grupla işi bitmişti. Pek hoş bir gidiş olmamıştı. 1971’de single çıkaran Evans, 1972’de “Captain Beyond”da boy gösterdi. İstenilen başarının gelmediği 2 albümden sonra uzun süre müzik piyasasından kayboldu, ta ki 1980 yılında çok enteresan bi olay ile gündeme gelene kadar.

Bir menajer 1980 yılında bir şekilde boşluktan yaralanıp “Deep Purple” grubunu Evans temelinde kurmaya kalktı. Kurdu!!!! da....Skandal, Evans’ın bu projede yer alması oldu. İsim hakkı onun değildi ve güvendiği menajerler bu sahtekarlığı Steppenwolf için de yapmaya çalışmış ama Jon Kay’in isim hakkını koruması ile başarıya ulaşamamışlardı.

Mayıs-Eylül 1980 arasında sahte Deep Purple Kuzey Amerika’da (Meksika, Amerika, Kanada) turnelere çıkmaya başladı. İş o kadar ilerledi ki Warner Bros. un ortağı olduğu Warner Curb firması ile albüm anlaşması yapıldı. Albüm çıkışı için planlanan tarih kasım 1980’di. Hatta 2-3 bestenin kaydı dahi yapıldı. Ama kaçınılmaz  son, albüm planlarını sonsuza dek engelledi. Gerçek Deep Purple, sahtesine dava açmıştı ve kazanması uzun sürmedi. Sahte Deep Purple’ın bütün faaliyetleri mahkeme kararı ile durduruldu. Tabi ki  ihale Rod Evans’a patladı. Çünkü grupta tek gerçek Deep Purple'lı olan oydu ve diğer grup elemanları kiralıktı. Bu dava sonucunda Evans 700.000 $’ yakın bir ceza aldı ve ilk üç Deep Purple albümünden olan tüm haklarını sonsuza kadar kaybetti.

Bu büyük skandaldan sonra Rod Evans bir daha asla müzik piyasasında görünmedi...

Not: Sahte Deep Purple’ın 1980 Meksika konserinde kaydedilmiş Smoke on The Water videosunu youtube’da bulabilirsiniz. “bogus deep Purple” diye aratmanız yeterli. Smoke on the Water, Evans Deep Purple’dan ayrıldıktan sonra, Ian Gillan’lı dönemde çıkan bir şarkıdır. Bu da ayrı bir ironi...

19 Mart 2013 Salı

Amon Düül 2 - Tanz Der Lemminge


Alman Krautrock ekolünün en önde gelen temsilcilerinden olan Amon Düül 2’nin 3. Stüdyo albümüdür.  Chris Karrer önderliğinde kurulan grup, Alman underground kültürünün en başarılı çıktılarındandır.

Tanz Der Lemminge (Dance of the Lemmings) , 1970’te yayınlanan ve büyük başarılar kazanan “Yeti” albümünden sonra gelmesi itibarı ile herkeste büyük beklentiler uyandırmıştı. İşi zordu ama 2 LP’lik, 70 dakika civarındaki albümde delilik devam ediyordu.  Yeti’nin “Yılın En İyi Albümü” ödülü almasından 1 ay sonra çıkan albüm birçoklarına göre Yeti’nin de önüne geçmişti. Grup çıtayı aşağı çekmemiş hatta daha da yukarı çıkarmıştı.

Enteresan kapak tasarımlı albümün ilk üç şarkısı zaten plağın dört yüzünden üçünü kaplamaktadır. İlk şarkı olan Syntelman's March of the Roaring Seventies albümün en ayağı yere basan şarkısıdır. Sonraki uçuş seansından önce bir nevi hazırlık gibidir. Fazla Alman aksanlı, İngilizce olan vokal bölümü  değişik bir biçimde müziğe uymaktadır.  Çıkış ve inişler çok sert olmasa da belirgindir.  Oldukça güzel melodilere sahiptir.

ikinci şarkı olan Restless Skylight-Transistor-Child, Yeti’nin devamı niteliğindedir, uçuş, kaldığı yerden devam etmektedir. Şarkı kendi içinde birçok deneysel parçalara ayrılmıştır. Repetitif melodiler eşliğinde ilerleyen şarkının içerisinde kaybolmak oldukça kolaydır. Sizi sürekli savurur. Gruba bu albüm ile katılan basist Lothar Meid’in aralarda bir yerde Renata Knaup ile düet yaptığı bölüm albümün en çarpıcı bölümlerinden biridir. 20 dakikalık psychedelic bir maceradır.
(Şarkı ile ilgili bir not: Popol Vuh’tan tanıdığımız Al Grommer konuk sanatçı olarak şarkıda Sitar çalmıştır.)

İkinci plak aslında Veit Relin’in Chamsin adlı hiç yayınlanmamış filmi için yapılan soundtrack’tir.ilk şarkı 18 dakikalık The Marilyn Monroe-Memorial Church emprovizasyon temelli bolca efekt kullanılan bir  çalışmadır. Eko’lu üflemeliler, derinden gelen, marş ritimleri atan davul, tıngırdayan gitar, insanın içine işleyen piyano, sonlara doğru çıldıran davul ...vb. şarkıyı benzersiz kılar. Kabul etmesi , sindilirmesi kolay değildir. Yayınlanmayan bir filmin ödül alan soundtrack çalışmasının en önemli parçası bu şarkıdır.

Son yüz, albümün ilk 3 yüzüne oranla farklı olan yüzdür. Ayakları daha yere basan jam session modunda ilerleyen üç şarkıdan oluşur.

Tanz Der Lemminge, adına Krautrock,  Kozmik müzik veya ne derseniz diyin türünün başyapıtlarından biridir. İçinde birçok gizem barındırır, ayaklarınız yerden keser. Neye uğradığınızı şaşırttırır size. Enteresan duygulara kapılırsınız, “orada” olmak istersiniz, tam orada! Dinleyene ait olan “ora”...

Yeti gibi bir Fenomen’den sonra gelip bu kadar başarılı olması albümü zaten farklı bir konuma koyuyor. Herkese hitap etmediği kesin. Önce Yeti ile ısınmak lazım sanırım..

27 Şubat 2013 Çarşamba

İlginç Hikayeler - 1 (Jerry Berkers)

Hafızamız ciddi anlamda sorunludur. En kolay şeyi  bile hatırlamayız. Hatırlasak bile hatırayı "olmasını istediğimiz" yöne doğru çeviririz ve o şekilde anlatırız sağa sola. Nasıl olursa olsun hayatımızda tuhaf işler olur ve bunlar ilginç hikayeler olarak yer edinir zihnimizde. Belki de ilginç olsun diye uğraşırız ufak! eklentilerle.

4 sene boyunca her allahın günü Taksimdeydim. Kalabalığa, hayata, yoğunluğa, insanlara alışmam gerekirken hep garip geldi her yürüyüşüm. Gelen geçen insanların yüzüne bakarım hep. Hepsinin birer hikayesi var. Kocaman kitap çıkar her birinden. Nereye giderler? ne için buradalar? şu herif niye üzgün? komik olan ne? niye gülüyorsun?... kendi hayatım ile ilgili anlatacak ne kadar çok şeyim olduğunu düşündüğümde, yürüyen insanların da en az benim kadar hikayeleri olduğunu biliyorum. Sadece detayları hakkında bir fikrim yok. Bilme gibi bir hevesim de yok. Sadece dolu dolu hikayeler olduğunu bilmek dahi yetiyor şaşırmama.

Benim gibi müziği bu kadar çok seven adamlar, sevdiği müziği icra edenlerin hayatlarını da merak ederler. Magazinsel bir şey değil bu. Merak işte. Jim Morrison niye öldü? Jimi Hendrix niye İngiltere'de mehşur oldu? David Byron niye Uriah Heep'ten atıldı?...oldum olası merak etmişimdir hep. bazıları da beni çok etkilemiştir. Yüz yüze tanımam hiçbirini ama yine de babamın oğlu gibi gelir hepsi bana. Garip bir benimseyiş benimkisi.

Beni etkileyen hikayelerden biri de 70'lerin öncü Alman gruplarından biri olan Wallenstein'ın Basisti Jerrry Berkers'ın hikayesidir. Wallenstein'ın en önemli albümlerinden olan Blitzkrieg ve Mother Universe'de yer aldıktan sonra solo albüm çalışmalarına başlar. Bu aradaVietnam'da savaşan Amerikan askerlerine moral vermek amacı ile genç yaşta Avusturalya merkezli bir grup ile turneye çıkar. Konserleri sırasında sahne şovu yapan kızlardan biri bir keskin nişancı tarafından vurularak öldürülür. Avrupa'ya döner, Wallenstein'dan ayrılır ve solo albümü Unterwegs'in kayıtlarına ağırlık verir. 

Ancak bu macera onda kalıcı bir etki bırakır. Yaşadığı bu kötü deneyim onun hiç bir zaman zihninde çıkmaz . LSD alışkanlığı ile yaşadığı bad trip ler herşeyin tuzu biberi olur. Albüm kayıtlarının son safhasından stüdyo'da durumu iyice kötüleşir ama albüm çıkar. Bundan sonra bilinen şeyler pek az. Tek bilinenler ailesinin onu tedavi görmesi için hastaneye yatırdığı ve 1988 yılında ise bir parkta overdose (eroin) dan öldüğüdür. 

Bu yüzden garip bir hüzün verir Wallenstien bana. Solo albümü Unterwegs, çok güzel bir albüm olmasa da tüylerimi diken diken eder. Nasıl? Niye? Neden? 





 

3 Ocak 2013 Perşembe

Biglietto Per L'Inferno

70’lerde İtalyan Senfonik furyasından çıkan en önemli gruplardan birisidir. Müzik türü ve kullanılan enstrümanlar bakımından diğer ülkedaş gruplardan görünüşte bir farkı olmamasına rağmen müziğe kattığı ruh ve özellikle Flütist ve Vokalist olan Claudio Canali’nin eşsiz performansı grubun,birçoklarından sıyrılmasının anahtarı olmuştur.

Adını ilk defa 1973 yılında Napoli’de ki festivalde duyuran grup 1 sene sonra kendi adı ile 70’lerde ki ilk ve tek albümünü çıkarmıştır. Grup Senfonik temellere sahip olsa da, albümlerinde bazı bölümler o günlerin İtalyan müziğine göre sert olarak tanımlanabilir. Grup müziğinde heavy ve senfonik ögeleri başarı ile birleştirmiş, kendine göre bir tarz geliştirmiştir. Tartışmasız sert geçişleri en iyi yapan İtalyan gruptur.

Grubun ismi “Ticket to Hell”  (Cehenneme Bilet) anlamına gelir. Arthur Brown gibi Şeytan-Tanrı temaları işlenmese de şarkılarda genel anlamda ölüm, duygusallık, hüzün ve isyan hakimdir. Bu atmosfer Canali’nin vokali ve Flüt geçişleri, Giuseppe Cossa ve Giuseppe Banfi’nın klavye tonu,  Marco Mainetti ‘nin sert tonlarda kullandığı gitar ile tamamlanmaktadır. Canali ses tonu ile duygusallık – hırçınlık arasında müthiş geçişler yaparak İtalyanca bilinmese dahi insanı grubun bulunduğu ruh seviyesine  kolayca çıkarmaktadır. 
Albümün en popüler şarkısı olan Confessione’nun sözleri Canali tarafından yazılmıştır. Bir cinayetten bahseden şarkı keskin iniş çıkışlara sahiptir. Gitar kullanımı ve Canali’nin sesi öne çıkan unsurlardır. Şarkının 2. Yarısı gitar önderliğinde enstrümantal ve heavy sound hakimiyetindedir. “Una Strana Regina”6 dakikalık bir şarkı olmasına rağmen kendi içinde birkaç şarkıdan oluşmaktadır. Çok kişilikli bu şarkıda geçişler yine keskindir. Harika bir piyano prelüdü ile başlayan müzik vokal eşliğinde bir anda hızlanmakta ve sonra aynı hızda sürekli değişmektedir. Harika melodiler hava uçuşur. Bu şarkı grubun ruh halini en güzel özetleyen şarkı olarak görülebilir.  Depresif duygussallık ve isyan...”Il Navere” nin de büyük bir farkı yoktur. Gel-gitlerin olduğu , gitar ile ayağı yere basan, Canali ile uçan bir şarkıdır.

13 dakikalık “Lamico Suicida” bu albümün kesinlikle başyapıtıdır. Perde, piyano-synth önderliğinde açılır Canali’nin muhteşem yorumu ile devam eder. Grup yeterince ünlü olabilseydi ve sözler italyanca olmasaydı Canali’nin bu şarkıdaki  vokal performansı tüm zamanların en iyileri arasında gösterilebilirdi. Şarkının konusu intihar eden bir arkadaş ile ilgilidir ve doğal olarak müziğin travmatik olması kaçınılmazdır. Daha derli toplu olan ilk yarıyı deneysellik ve enteresan geçişlere sahip bir 2. Yarı takip eder.

Bu albümden sonra grup üretmeye devam etse de kısa süre sonra dağılmış. Gün yüzüne çıkmayan, 1974-1975 yıllarına ait bu çalışmalar "Il tempo della semina" adında bir albüm olarak 1992 yılında basıldı. Grup elemanlarının birçoğu dağıldıktan sonra müziğe devam etmemiş, farklı hayatlara yelken açmışlar. Claudio Canali  Lucca, Tuscany’de bir manastırda keşiş olmayı seçmiştir.

Grup 2007’de tekrar bir araya gelmiş, 2009’da Tra I'assurdo e la ragione adında folk ezgilerin ağırlıkta olduğu bir albüm yapmıştır.

Biglietto Per’l Inferno, sadece İtalyan değil tüm Senfonik Progressive müzik dünyası için önemli gruplarından biridir. Müzikalite üst düzeydedir ve bu albüm tüm müzikseverlerin uğraması ve görmesi gereken eşsiz bir diyardır.

2 Ocak 2013 Çarşamba

26 Aralık 2012 Çarşamba

Catapilla


Tarifi kolay olmayan gruplardan biridir Catapilla. 60 sonlarında kurulan grup, isim seçme konusunda çok zorlanmamıştır diye düşünüyorum. Kendilerine ilham veren “şeyi” grup ismi olarak seçmeleri çok olası; her ne kadar Catapilla, (Caterpillar) tırtıl demek olsa da. Aynı tabir Jefferson Airplane’in White Rabit şarkısının sözlerinde de geçmektedir ama konunun tırtıl ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Catapilla gerçekten oldukça farklı bir o kadar da yaratıcı bir gruptur. 1971 ve 72 yıllarında üst üste 2 albüm çıkardıktan sonra resmen ortadan yok olmuşlar . Bildiğim kadarı ile saksafoncu Robert Clavert dışında müzkal kariyerine devam eden kimse yoktur.  

71 yılında aynı adla çıkardıkları ilk albüm janra anlamında tarifi oldukça güç bir albümdür. Temelinde Fusion (jazz-rock) motifleri olsa da genel anlamda Fusion veya Jazz gruplarından keskin biçimde ayrılan tarafları vardır. En başında da vokalist Anna Meek gelmektedir. Aslında grup ilk kurulduğunda kardeşi  Jo Meek düşünülmüş olsa da  vokal Anna’ya emanet edilmiştir. Sıradışı bir tarzı olan Meek’in sesi uçlarda gezmekte, bazen Aletta (Saturnalia), bazen Dagmar Krause (Henry Cow) bazen Inga Rumpf (Frumpy/Atlantis) bazen de catherine Ribeiro (Catherine Ribeiro & Alps) olmaktadır. Bu 4 sesi tanıyanlar saçmaladığımı düşünebilir ancak Anna Meek’i dinlediğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Dediğim gibi Fusion temelinde olsalar da Psychedelia, Heavy, Avant-Garde ve deneysellik müziklerinde sıkça rastlanılan akımlardır. 4 şarkıdan oluşan ilk albümün 24 dakikalık epic çalışması “Embryonic Fusion” yaratıcılığın güzel bir örneğidir. Şarkı saksafon önderliğinde keskin iniş çıkışlara sahiptir. Anna Meek’in şarkının orta bölümlerinde gitar solo sonrası yaptığı vokal Novalis’in vokalisti Mühlböck’ün Brandung albümünde Dämmerung yorumuna benziyor. Albümün ilk şarkısı Naked Death ise görece daha kısa (15 dakika) bir şarkı. Anna Meek’in şizofren performansı ile başlayan emprovize mainstream fusion temelinde devam eden müthiş bir gitar solo ile sonlanan harika bir çalışma. Albüm baştan sona uçlarda gezer ve nereye sürüklendiğinizin farkına bile varamazsınız.

İkinci Albümleri olan “Changes” da ilk dikkati çeken unsur grubun kendini geliştirdiğidir. Daha ayağı yere basan, daha sakin bir albümdür. Sanki ilkinde ki fırtına ve kaos bu albümde yerini dinginliğe bırakmıştır. Fusion temeli korunmuş ancak ilk albümde ki heavy unsurlar burada kendini yoğun olarak space ve psychedelia’ya bırakmıştır. Albüm genelinde saksafon kullanımı yine yoğundur. Daha duygusal ve göklerde gezen bir albümdür. İlk albüme kıyasla iniş çıkışlar o kadar yoğun değildir. Anna Meek tarafında da değişiklik  göze çarpar. İlk albümde sıkça başvurduğu çıkışlar bu albümde pek görülmez. Bu sefer Dagmar Krause’dir (Henry Cow) kendisi. Vokal neredeyse albümün tamamında echo’ludur. Özellikle 2. Şarkı Charing Cross’ta ki performansı oldukça etkileyicidir.  Hem vokal hem de albümün genel atmosferi  space-fusion diye uydurabileceğimiz, pek eşine rastlanmayan bir janraya taşır bizi.

Catapilla her 2 albümde de sizi alır başka başka diyarlara  götürür. Hayal gücünüzün sınırına bağlı olarak bir süre sonra nerede olduğunuzu şaşırırsınız.  İlk başta belki müziğe ve gruba alışmak kolay olmayabilir.  Ancak sebat etmenizi öneririm, çünkü son derece kaliteli, özel ve daha da önemlisi etkileyici bir gruptur. Frekansı yakaladıktan sonra kendinizi Catapilla’nın ellerine bırakın. Bilinçaltınızın izdüşümüne götürecektir sizi... 

19 Aralık 2012 Çarşamba

Hafızamın Bana Ettiğine Bak!


İnsan hafızası “Bağlamsal”dır. Bir şeyi hatırlamak için ipuçlarına ihtiyaç duyar. Bu ipuçları ne kadar fazla ve ipucunun bizde bıraktığı algının yelpazesi ne kadar geniş ise hatırlanan şeyin yanlış olma ihtimali de o kadar yüksek olur. Yani hantal ve güvenilmez bir yapısı vardır. Bazen bazı şeyleri hatırlamak için beynimizde eşleştirme yaparız veya beynimiz otomatik olarak eşleştirir.

Hayatta yaşadığım herşeyi hatırlamam mümkün değil. Geçen hafta ne yedim bilmiyorum. En son ne zaman davul çaldım? Son gittiğim konser? Son bir senede okuduğum kitaplar? Geçen hafta kaç defa içtim? Hatta ne içtim? Hatırlamıyorum işte. Belki biraz düşünsem bazılarını bulurum. Ama emin olamıyorum. Peki nasıl oluyor da yıllar önce yaşadığım bazı şeyleri hatırlayabiliyorum?

Muhtemelen bunun en oturan cevabı “sıradanlık” olsa gerek. Sıradan olan, rutin olan, alışıldık olana pek dikkat etmiyorum. Herkes gibi bende de iz bırakan anıları hatırlıyorum; genelde sıradışı olanı. Ama birşey fark ettim. Bunu bilerek yapmadım ama olmuş işte. Şimdi anlıyorum. Anılarımı deştiğimde, sıradan veya sıradışı fark etmez, gözümün önüne gelen imgelerin ardında soundtrack misali birşeyler çalıyor. Mekan veya olay farketmez. Her spesifik anımda aynı şarkı çalıyor; hiç değişmiyor. İmgeler, kendisine derinlerden çıkıp gelen yenileri ekledikçe soundtrack’de uzuyor. Adeta yapışmış, onun bir parçası olmuş. Başka birşey olamazmış gibi.

İşin garip tarafı anılar içerisindeki unuttuğum detayları hatırlamak için kafamın iyi ve soundtrack’inin açık olması çoğu zaman yetiyor. Terapi. Şaman kökenimin etkisi olsa gerek.  Beynimdekileri kusmak istediğim anlarda işe yaradığını çok gördüm.
Peki hafızamda böyle kaç bağıntı var? Bunun bir soundtrack’i olmadığı için düşünmem lazım. Kesin birşey çıkarmam mümkün değil ama anılarımı biraz deştiğimde bu eşleştirmeyi oldukça sık kullanmış olduğumu görüyorum.

Neler yok ki...ilk göğe! yükseldiğimde Pink Floyd-Set the controls for the heart of the sun vardı. Japonya Nagoya’da Uriah Heep – Shadows of Grief;  Nemrut Dağı diyince ilk aklıma gelen dağa tırmanırken yolda direksiyonu bırakıp böğürerek söylediğim The Doors- Take it as it comes; Viyana – Graz arası trende puslu havanın yarattığı sisin altında kalan dağ evlerini seyrederken Clear Light – Street Singer;  Hastalıktan geberdiğim ve 21 gün evden çıkmadığım günlerimde iğnenin bile pek yararının dokunmadığı, beynimin günlerce süren ağrılarla çatladığı, tam 6 kilo verdiğim dönemde Budka Suflera - Jest taki samotny dom;  Gecenin köründe Antalya’dan Belek’e giderken Biglietto Per’l Inferno – L’amico Suicida. 56 saati bulan  uykusuzluğum'da Igra Staklenih Perli - Pecurka...

Hakikaten uzadıkça uzuyo, bir sonu gelmeyecekmiş gibi duruyor. Hangi yaşanmışlığıma neleri yapıştırdığımı bilinçaltım  bilse de üst benliğim yeni yeni öğreniyor. Kendimde, kendimi öğreniyorum.... Bunun gibi birşey işte, açıklayamıyorum tam....



10 Aralık 2012 Pazartesi

Dünya Küçük


Parapsikolojiyi işin içine bulaştırmadan,  hepimizin başına ilginç tesadüfler gelmiştir. Bazen bunlar bir kıvılcım çakar ve işin peşine düşeriz; veya eksik parçalar bir araya gelir yap-boz tamamlanır. Hiç ummadığımız yerlere gideriz.

Geçenlerde ne dinlesem diye plaklarımı karıştırıken “Transit Express”i çekip çıkardım. Fransız ekolünü çok sevmesem de bu grubu ve özellikle 2. albümleri olan “Opus Progressif”i beğenirim. Kaliteli bir fusion grubudur. Bu plağı yanlış hatırlamıyorsam geçen sene Kadıköy Dipsahaf’tan almıştım. Türkiye’de bunu bulmuş olmama hala şaşkınım. Neyse, herzaman ki gibi kanepeye uzanıp müziği dinlerken plak kabını incelemeye başladım. Bu hiç vazgeçemediğim bir alışkanlığımdır. Bütün plak kaplarını ezbere bilsem de yine de elimde dolandırıp göz atarım hep. Plak sevgisi böyle bişey işte, düşüremezsin elinden, sever okşarsın sürekli...

Albümde en sevdiğim şarkılar olan son 2 şarkıyı (opus progressif part 1 & 2) dinlerken bir anda grupta keman çalanın kim olduğunu merak ettim. Sayısız grup ile ilgili araştırma yaptığımdan genelde isimleri bilirim veya bir şekilde duyarım. Ama Transit Express için hiç böyle birşey yapmamıştım. Kabın arkasını çevirdiğimde “David Rose” ismi ile karşılaştım. Sadece son 2 şarkıda çalmıştı. Sonra kendi kendime sordum bu David Rose Amerikalı Fred grubunun kemancısı David Rose olabilir mi? diye.

-Kısaca Fred’e değineyim: Fred zamanında albümleri yayınlanmamış, oldukça başarılı bir Fusion (her ne kadar ilk albümleri olan Fred bir psychedelic albüm olsa da devamında yapılan “Notes on a Picnic” ve “Live at the Bitter End” kayıtları tam anlamı ile Fusion temellidir.) grubudur. Grubun gitaristi Joe DeChristopher tarafından tutulan kayıtları 90’lar dan sonra cd olarak basılmış ve gün yüzüne çıkmıştır. Amerika, 70’ler de Avrupa ile olan müzik yarışında nal toplamış olmasının altında belki de Fred gibi oldukça yetenekli ve başarılı grupların değerlerinin bilinmemesi yatıyor olabilir.Fred, ilk dinlediğimden günden beri en sevdiğim Amerika’lı gruplar arasında üst sıralarda yer almıştır.-

İsim benzerliğidir diye düşündüm çünkü o zaman dünya bu günkü kadar küçük değildi diye bir önyargım vardı. Amerika ve Fransa arasında koca bir okyanus bugün de mevcut ama iletişim (ve karşılıklı etkilşim) anlamında o günler ile bu günler arasında ki fark çok daha büyüktü.

Denir ya hep: “Önyarılarından kurtul!” diye...Çünkü hayatta herşey mümkün; tıpkı David Rose’un Fred’den sonra Fransa’ya yerleşip “David Rose Group” adı altında Fransa’nın üst düzey müzisyenleri ile grup kurup tam  6 solo albüm çıkarması ve Transit Express’te çalmış olması gibi.

Enteresan ama kapta adı geçen David Rose, aklıma ilk gelen ama ihtimal vermediğim kişiydi. Güzel bir tesadüf oldu. En azından müziğini sevdiğim bir adamın ortadan kaybolmadığını, dinleyecek birçok materyal bıraktığını öğrendim. Hiç ortada yokken, gözleri kapatılan ve eline çikolata tutuşturulan çocuğun gözleri açılınca çok kısa şaşkınlığı takiben yaşadığı mutluluğun daha az mimikli ve volümlü haliydi hissettiğim...   
     

22 Kasım 2012 Perşembe

Progressive Rock'ın Kadın Vokalistleri (Bölüm-4)



Bazen ifadelerin, anlatımların değeri (gerçek veya yapay, farketmez) tezatlarının verilmesiyle ortaya çıkar. Bir arkadaşlığın değeri en çok, yalnızlıkta veya  düşman  ortamında anlaşılır. Biri fiziksel diğeri tinsel tezat. Din icadı değil mi şeytan imgesi ile insanlara korku salarak tanrıya yaklaştırmaya çalışan? İyiliğe (kime göre, neye göre?) görütmek için kötülüğü yaratmak...

Ne olursa olsun, hangi taraf seçilirse seçilsin karmaşık duygulardır asıl hakim olan. Şaşkınlık, öfke, korku, sevinç...doğruların karışımıdır aslında, subjektif doğruların... problemi de, güzelliği de, nefreti de provoke eden bu değil midir zaten? Kontrol edilebildiği oranda heyecanlıdır bu deniz. Aksi hali tehlikeli olabilir...
Comus tezatlıkların grubudur gözümde. Ayrı bir parantez’de, ayrı bir köşede konsantre olarak incelenmelidir. Çünkü bunu fazlası ile hak ediyor. Burada konumuz ise grubun beynimizi, ruhumuzu parçalayan tezatlıklarından biri: Bobbie Watson...  

16 yaşında macera uğruna okulu bırakıp Comus’un temellerini atan Roger Wootton, Glen Goring ve Andy Hellaby’nin yaşadığı Londra’da ki komün evine gelir. Evde hep müzik vardır; pikaptan veya canlı...Zaten akabinde Comus kurulur ve 1971’de epik, başyapıt albümleri “First Utterance”  çıkar. Albümde Watson, grubun en önemli adamı konumunda ki Roger Wootton ile vokali paylaşır. Wootton  kötü adam, şeytan, iblis iken Watson büyülü, nazik, melek tarafıdır. İlk single’ları Diana’da ki düetlerinde bunu açıkça görebilirsiniz. Watson’ın tek başına söylediği “The Harald” performansı oldukça etkileyicidir. Yine Wootten ile düet yaptığı “The Bite” ve albüm genelinde ki back vokali kesinlikle iyinin timsali...subjektif olarak...

“Principal Edwards Magic Theatre”,  Exeter üniversite’li 14 gencin okullarını bırakarak sanatsal amaçlar ile bir çiftlik evine yerleşip komün hayat kurmaları ile başlamış  oldu. Müzik temelinde ışık gösterileri ve dans ile bezenmiş folk müziğin önemli figürlerinden biri de etkileyici ve kendinden emin sesi ile Vivienne McAuliffe olmuştur. Meslektaşı Bobbie Watson’ a nazaran daha sakin ve olgun bir sese sahiptir. Özellikle “Autumn Lady Dancing” performansı  başarılıdır. Watson ile ortak yanları back vokal performansları birbirlerine yakın olmasıdır.

Zaman zaman wah wah eşliğinde heavy, çoğunlukla Jazz Rock temelli tarzına münhasır Catapilla’nın bir o kadar enteresan vokalisti Anna Meek’ten bahsetmemek büyük eksiklik olur. Kendisini bazen  Pell Mell’in vokalisti Rudolf Schonn’un kadın versiyonu olarak  görürüm. Sakin sesi bir anda çığrından çıkıp herşeyi darmadağın edebiliyor. Aynı şarkı içerisinde sesini farklı uçlarda kullanmayı, bu kadar keskin çizgilerde yapabilen nadir kişilerden biridir. 5 saniye içerisinde melek, şeytana dönüşebiliyor. Sesinin bir çok yerde müziğin önüne geçtiği aşikar.Ama kesinlikle vasat değil...ya dahice ya da çok kötü...tabi subjektif olarak...

1 Kasım 2012 Perşembe

Boline-Boline 1982


Yıllardır kendimce müzik dinlerim, yazı yazarım; en önemlisi sohbet ederim. Doğal olarak konuşulan konular hep -göreceli olarak- “güzel” olan üzerindir. Vasat gruplar için tek bir cümle kurmayı bile gereksiz görürüz. Cümle kursak da içinde pozitif  anlamda bir kelime bile yoktur açıkcası.
Bazı istisnalar yok değil. Eğer grup, kariyeri boyunca harika bir albüm çıkarmış ve devamında işler iyi gitmemişse, ağır eleştirilse dahi o “kötü” olanda zorla bir parça güzellik aranır; hatta bulunur. En azından kaale alınır. Bazı grupların bu şansı hiç olmaz. Belli ki bir heves ve güzel hedefler ile girilen o stüdyo onlara istediklerini vermemiştir.

Boline, daha yeni öğrendiğim Danimarkalı bir grup. İlk ve tek albümlerini 1982 yılında çıkarmışlar. Grup ile ilgili gözüme çarpan en önemli konu, 1978 yılında kendi adı ile albüm çıkaran multi-enstrümantalist Tomrerclaus’un da grupta olması. Bu ilk albümü, 2002 yılında çıkardığı “En Spade er en Spade” kadar başarılı olmasa da kendisi hatırı sayılır bir müzisyendir.

Boline, kısa şarkılardan oluşan “Crossover” “pop” “Senfonik” ve zaman zaman “Folk” ezgileri farklı vokal anlayışı ile yansıtmaya çalışan, repetitif melodilerin olduğu vasat bir albümdür. Müzikal anlamda bir yaratıcılığı veya yeniliği yoktur. Enstrüman kullanımı oldukça sıradan.

Albümü gözümde vasat yapan değerleri sıralasam da yine de güzel, kulağıma hoş gelen anlarda yok değil. Öncelikle dinamik bir albüm olduğu kesin. Klavye kullanımı belli bölümlerde hoşuma gitti. 2 küsür dakikalık “White Room” güzelce bir şarkı. “Alliance”’daki keman ve atmosfer hoşuma gitti. Bana Nekropsi’yi hatırlatan “La Dot” da fena olmayan bir şarkı.  

Göreceli olarak kötüye kötü demek kötü birşey değil bence; sadece bazen acımasız gibi geliyor bana. En azından verilen çabayı düşündüğümde. Boline, türünün en önemli örneklerinden biri olmasa da sundukları müzik vasat olsa da, yine de değerlendirilmeyi hak eden, binlerce kaybolmuş albümden sadece bir tanesi.  Unutmayın ki bu “vasat” dediğim müzik o dönemin dinamiklerine göre vasat. Bugün yapılan müzik için böyle bir karşılaştırma yapmıyorum. Görünen o ki gün geçtikçe müzikte kirlilik artmakta ve daha iyi şeyler üretme ihtimali ve isteği zayıflamakta, yani yenisi bir öncekinden daha iyi değil.

Yeni bir müzikal devrim gelmez ise o “vasat” dediklerimizi baş tacı yapabiliriz bir gün. Zaten 90’lardan sonra Avrupa’da eski albümlerin gün yüzüne çıkarılması veya yeniden basılmasının en önemli nedeni hala daha iyisinin bulunamamış olması değil mi? 

8 Ekim 2012 Pazartesi

Dream Catcher


Bazı adamlar vardır, vokal yaparken şarkıyı yaşar. Sesinin oktavının bir önemi yoktur; en aazından benim için. Bu adamları kuvvetli bir sese daima tercih etmişimdir.  Geçen gün bir arkadaşımda (man-erg) yine müzik günü yaparken böyle bir adamı dinledim. Jose Cid adı...Quarteto 1111 adlı 70’lere ait nadir Portekiz gruplarından birinin vokalisti, aynı zamanda klavyecisi.

2 şarkıdan oluşan 1975 çıkışlı “Onde, Quando, Como, Porquê Cantamos Pessoas Vivas” adlı albümün 2. Şarkısının ortalarına yakın bir bölümde başlayan ve 3-4 dakika süren bölüm söylediğim şeye vereceğim en güncel örnek.  Sadece ingilizce bildiğimden kendi dillerinde bu adamların ne demek istediğini hep merak etmişimdir. Neyse ki google translate var. Tam verim alamasam da en azından neden bahsettiğini anlayabiliyorum.

Bazen ne dediklerine özellikle bakmıyorum. Aslından çoğunlukla bakmıyorum. Moduma göre her dinlediğimde kendimce bir anlam çıkarmayı seviyorum. Bir nevi sözleri ben yazmış oluyorum. O an ne hissediyorsam o oluveriyorlar...ne güzel değil mi? Her dinlediğimde farklı bir deneyim. Mona Lisa misali, ben ne açıdan bakarsam bakayım o da hep bana bakıyor, gülümsüyor.  

Genelde müzik bana bunu yaptırır. Ama ben vokalde de kendime böyle bir yol buldum. Hayalim için her gün yeni bir macera. Ta ki vapur iskeleye yanaşana kadar...Sonrası gerçek hayat, sözlerin anlamı kesin orada. Değiştirmek için, kendince anlam yüklemek için çabalarsın yıllarca ama çok kısıtlı bir zafer elde edebilirsin. Çok fazla şey değiştiremezsin, senin için daha önceden belirlenen raylara sadık kalman gerekecektir. Ama hiçbir şey seni hayalinin sana verdikleri kadar özgür kılamaz:  kurallar yok orada, ayıp yok, zaman kavramı yok. Kimse hesap sormaz sana. Belki de kendince özgür olabildiğin tek yerdir hayal dünyan. Fütursuzca düşünebilirsin.

Tabi bu boyuta geçmek için bir aracı, yardımcı gerekecektir. bir Dream Catcher...Müzik buna çok uygun ve sadık bir aracı. Giderken yanınıza almanız gerken şeyler için birkaç ipucu vereyim:  Biglietto Per’l inferno – L’amico Suicida, Budka Suflera - Jest Taki Samotny Dom, Campo Di Marte – Primo Tempo, Ange - Les Longues Nuits D'Isaac, Osanna – Oro Caldo, Quella Vecchia Locanda - Un Giorno, Un Amico...

Yetmezse haber verin...:)

24 Eylül 2012 Pazartesi

Das Lied Des Teufels

Das Lied des Teufels, (the song of devil) Türkçe “şeytanın şarkısı” anlamına geliyor. Aslında bu isim 1971 yılında Politik,  kraut – Fusion ekseninde müzik yapan Hanuman adlı Alman grubun yine aynı ismi taşıyan albümünde bir şarkı. Grup, 2. Albümde ismini Hanuman’dan Lied Des Teufels’e çevirmiş ve 2. albümlerini de bu isimle çıkarmışlar.

Burada amacım Hanuman (veya Lied Des Teufels) tanıtımı yapmak veya şarkı sözlerinden bahsetmek değil. Zaten Almanca bilmiyorum. J Ama bu isim bana  gerçekten Şeytan’ın şarkısı olabilecek, bana bu çağrışımı yaptırabilen şarkılar veya gruplar var mı diye sordurtuyor ister istemez. Böyle düşününce aklıma hemen İtalyan Goblin geliyor. 70’ler de ünlü İtalyan Yönetmen Dario Argento’nun korku filmlerine (örn: Profondo Rosso, Suspiria... ) enstrümantal soundtrack’ler yapmış bir gruptur. Profondo Rosso, Roller ve Suspiria albümleri “Şeytan’ın müziği” ne örnek verilebilir sanki...

Aklıma Comus geldi... tabi ki First Utterance albümünden “Drip Drip” adlı şaheser. Folk grubunun Şeytan ile ilişkilendirilmesi pek kolay rastlanan bir olay olmasa gerek. Ama ne yapayım aklıma geliyor işte. Drip Drip yeryüzünde yapılmış en güzel, depresif, agresif, romantik, deli, hüzünlü, çılgın, şizofren, başyapıt... şarkılardan biridir. Bu şarkıyı bilenler ne demek istediğim çoktan anladılar zaten, bilmeyenlere zehrin ip ucunu verdim bile...işin Şeytan tarafına gelince: tecavüze uğramış ve asılmış bir kızın katili tarafından tasvirinin yapıldığı sözler, Roger Wootten’ın vokali ile hem cani, hem de seven ve acıyan bir adamın yaşadığı çıkmazı ve depresyonu  aynı vücuda sokması ve bunu iliklerinize kadar işletmesi, her dinledikten sonra şarkıyı bir kat daha vazgeçilmez kılan müzik ve atmosfer böyle düşünmem de etkili olmakta...bu şarkı Şeytan’ın ruhunu taşıyor...

İtalyan Biglietto Per’l inferno İtalyanların en önemli gruplarından biri olduğunu biliyorsunuzdur.  İlk albümlerinin başyapıtı L’amico Suicida (my friends suicide-arkadaşımın intiharı) aklıma gelen diğer bir örnek.  Şarkının sözlerinde neden bahsettiklerini bilmediğim günlerde bile beni çok etkileyen bir şarkı olmuştur bu. Bir İtalyan tanıdığıma yıllar önce dinlettiğimde sözlerine tepkisi (aman tanrım!) olmuştu. Şarkı ölü bir bedenin detaylı tasvirini içeriyormuş. Claudio Canali’nin sesi bu betimlemede en önemli payın sahibi...Şeytan’ın Rüzgarı...

Şu ana kadar vokalden gittik ama aklıma Amon Düül 2’nin Yeti albümünden “She came through the chimney” geldi. 3 dakikalık bu kısa ve enstrümantal şarkı da kullanılan efekler, kemanın ağır duruşu ve yaratılan karmaşa şeytanın işine benziyor...

Arthur Brown aklıma geldi dersem sanırım şaşırmazsınız. 68 yılında The Crazy World of Arthur Brown albümü ile Psychedelia döneminin en önemli birkaç albümünden birine imza atmakla kalmamış, o dönemin şarkı sözlerine ve anlayışına karşı tabu yıkan cüretkarlıkta şeytan ve ateş’ten bahsetmiştir. En önemli eseri “Fire” bugün bile o dönemden miras en popüler şarkılardan biridir. Arthur Brown sahne performansı ile bu concept albümü enteresan ve o güne kadar görülmemiş biçimde süslemiştir.  Düşündsenize, Tom Jones, Engelbert, The Byrds, Animals,...vb. dinleyen gençlik bir anda sahnede pelerinli, yüzünde boya ve maske olan, kafasında ters çevrilmiş, şakaklarından boynuna doğru tutturulmuş üzeri yanan bir tas ile  sahnede “Fire, I’ll take you to burn...” diye bağıran, garip garip dans eden bir adam görüyor. Şeytanın vücuda gelmiş hali...

Don Bradshaw Leather...bu bir adamın ismi mi? Yoksa hayali, takma bir isim mi? pek kimse bilmiyor. 1972 yılında çıkan “The Distance Between us” albümün, kimin tarafından yapıldığı bugün bile muammadır. Bir yerde okuduğuma göre kız kardeşi ortaya çıkmış ve abisinin öldüğünü ve bu albümün de ona ait olduğunu söylemiştir. Doğrudur, yanlıştır bilemem ama bu hikaye bile bazı Şeytansal bağlantılar yapmam için yeterli. Müziğe gelince, sadece klavye ile yapılmış 4 tane 20 dk. civarında şarkıdan oluşan bir albüm. Ama tahmin edeceğinizden daha yaratıcı işler çıkarılmış. Mod’u yakalayabilirseniz oldukça etkili olabilen bir albüm. O mod şeytan olabilir, dikkat edin...

İsviçreli Psychedelic Kraut grubu Brainticket’ın ilk albümü Cottonwoodhill’dan Brainticket part1 ve part 3, repetitif hammond’u, Dawn Muir’in Şeytanı kadına indirgeyen sesi, atmosferi ve efekleri ile bu başlığa yakışan eserler.

Veya Coupla Prog’un “Tochter in Delirium” adlı enstrümantal şarkısı...Repetitif bass ve gitar tınıları, yavaş yavaş tırmanan ve bir anda sakinleşen tempo,  hammond’un tonu tam şeytan işi....

Biliyorsunuz ki beynimiz bilgisayar gibi her datayı taramaktan ziyade ipuçlarından yola çıkarak çalışır. Yani hafızamız “bağlamsal’dır. İşte benim hafızamın ilk öne çıkardıkları bunlar. Ya sizin?

12 Eylül 2012 Çarşamba

Özgürlüğe Ağıt


Özgürlük nedir? Bir insan ne kadar özgür olabilir? Özgürlüğü hangi boyutta algılar ve nasıl yorumlar? Özgürlüğü ne limitler? ve bu sınırları koyanlara bu hakkı kim vermiştir? Bu ve bunun gibi özgürlük temalı sorulara herkesin bir öznel cevabı olacaktır. Bu güne kadar asla genel kabul gören bir yanıta ulaşılamamıştır.  2 rakamın çarpışmasından ve sonsuza kadar devam eden ”Pi” sayısı gibi... En iyi ihtimalle “yaklaşık” bir sonuç çıkar.

Aslında “dogma” dır bizi özgür kılamayan şey. Özgür  olduğumuzu zannederiz. Halbuki habis, iç organlarımızda kendine çoktan bir yer edinmiş, diğer organları da safına çekmiş de haberimiz yok. Sigara karartmış,  göremiyoruz iç tarafta ciğerin de aslında çoktan kokuşmuş olduğunu. Bağımlılık ile bağlılığı karıştırmışız hep. En önemli farkımız olarak gördüğümüz beynimizin işlevlerini hiçe saymışız. “neden?” dahi diyemez olmuşuz.  Halbuki soru sorma güdüsü bizim  insan olarak doğuştan gelen en önemli yetilerimizden biri, daha doğrusu biriydi; Nasıl ki ateşin keşfinden sonra çiğ et öğütme görevini üstlenen kör bağırsağın mutasyon sürecinden mağlup ayrılması gibi...

 Evrim süreci aslında tersine gidiyor: hayvandan geldik, biraz uzaklaştık ve yine hayvana geri dönüyoruz.
Peki insanoğlu genel kabul gören tanımlar çerçevesinde hiç özgür oldu mu? Bilmiyorum; Zannetmiyorum. Ama belli zamanlar “yaklaşık” bir yerlere gelinmiş olduğunu  biliyorum.  Özgür düşünce yoksa, düşünce özgürlüğü de gelişmez. Tıpkı pamuğun yetişmesi için bol bol ısıya ihtiyaç duyması gibi. Biri diğerinin altyapısıdır aslında.

Bir örneğe indirgeyecek olur isek:  60 ve 70 lerde ki gençlik akımı, tabulara karşı koyuşları, hayata ve insanlığa bakışları, savaşa karşı duruşları..vb. kısaca doğum anında sahip olmaları gereken ancak nesnel, geçerli bir neden olmadan ellerinden zorla alınmış veya hiç sahip olamadıkları şeyler için mücadele eden ve bu bilincin kıyısına yaklaşamamış insanların algı kapılarını açmaya çalışan bir kuşak doğurdu. Kaçınılmaz olarak hayata dair her alana yansıdı bu arzu. Bu blog’un konusu olan müzik’te bunlardan sadece bir tanesi. Neden 70’lerin grupları efsane? Neden plakları uçuk fiyatlara satılıyor? eski posterler, biletler, afişler, fotoğraflar elden ele geziyor? Neden  sayısız cover yapılıyor? Ve neden o yıllar da daha doğmamış insanlar sanki o günlerdeymiş gibi yaşamaya çalışıyor veya yaşamayı arzuluyor?  

Neden yapılanların aynısı tekrarlanmıyor?  Halbuki artık her anlamda  imkanlar daha fazla. Daha iyisi olacağına kötü taklitten öteye gidilemiyor. Tüm bunları düşündüğümde, soruyorum  “peki eksik olan o ne?” Acaba bu eksiklik “özgür olma isteği” veya “özgür düşünce” bilincinin yitirilmesinden kaynaklanıyor olabilir mi?

O gün insan için kötü olan herhangi bir şeye karşı duygusal duruş bugün yerini duygusuz umursamazlığa bıraktı. Düşünce ve duygular aynı havuzda boğuldu veya iyi ihtimalle can çakişmete. Bu bir döngünün neticesi; bu bir sinsilenin halkası;

Bu belki de sonun başlangıcı....

3 Eylül 2012 Pazartesi

Just a Man in My Prime


Sanırım orta 2’deydim. Jethro Tull sevgim yerinin Uriah Heep hastalığına bırakmış, günlerim, David Byron’ın sesi ile büyülenmekle, edindiğim “best of” kaseti ile çığırından çıkmakla geçiyordu. Bahsi geçen yıllarda internet diye birşey yoktu. Cd’ de neredeyse hiç bir yerde yok, olsa da çok pahalıydı...yani yıl 91 falandı..

Ailece tatile gidilmenin mecbur olduğu o yaşlarda, bu mecburiyetin varlığını sorgulama döneminin eşiğine gelmiş bir genç olarak pek te istekli gitmemiştim o yaz bizimkilerle. Gittiğimiz yer Antalya’da yerden 700 mt. yukarıda “Magic Mount” adlı güzel bir oteldi. Tabi böyle bir otele ulaşım oldukça zordu ve bir kere çıkınca aşağı inmek büyük külfet geliyordu. Yukarısı tam bir inizva yeri. İnanılmaz güzel bir manzara; sol tarafın Antalya şehri, sağ tarafın kemer yolu, arkan dağ, önün deniz...Çocuk kafasında tanrının bulunduğu bulutlardan bakabiliyorsun dünyaya. Kötü tarafı otelden başka hiçbir şeyin olmaması. Havuz, restoran, disko ve odalardan oluşan otelde en inanılmaz olan restoranın 45 dakikada bir etrafında tur atması. Tabi kimse masada oturmayıp yemek tabakları elinde, pencere kenarında manzaraya hayretler içerisinde bakıyor.

Manzara 13-14 yaşındaki bir çocuk için çok bişey ifade etmiyordu. Ne yapayım bende sabah akşam havuza girip, walkman ile müzik dinliyordum. Bir de restoranda aile saadeti hakimiyetinde yemek yiyorduk.

O gün restoranda farklı birşey oldu ve Jethro Tull “said she was a dancer” çalmaya başladı. İnanamadım. Eski radyocu abilerimizin tabiri ile “hafif batı müziği” çalan bir yerde Jethro Tull çalıyordu, hem de çok sevdiğim bir şarkı. Masadan müziğin kaynağına ulaşmak için hemen fırladım. Kim çalıyordu bunu acaba? Daha önce görmediğim biri olmak zorunda. Ne de olsa 4 gündür burdayım ve bu müziğin civarına hiç gelinmemişti. Restoran, kendi etrafında döndüğü için yuvarlak bir yapıdaydı. Ancak dairenin merkez bölümü mecburen sabitti. Sizin de restorana girişiniz merkezden yapılıyordu. Hemen solunuzda bir bar, onun yanında müzik ekipmanlarının olduğu bir bölüm vardı. Tabi ben hemen oraya koştum ve 4 gündür orda olmayan kişiyi hemen fark ettim. “jethro tull bu” dedim. Sanırım yaşımdan beklenmeyecek bir cümle sarf ettiğim için  şaşkın bir ifade ile bir süre bana baktı ve sonra “dinler misin?”  dedi. Muhabbet böyle başladı.

Öğrendim ki Otel’in sahibinin yeğeni ve İstanbul’dan yazın çalışmak için gelmiş otele. Annemler yemek yerken biz hemen Led Zeppelin, Deep Purple muhabbetlerine başlamıştık. Muhabbet bi yana, konuşulan şarkıları restoranda çalmaya başladı. Hafif Batı Müziğinden, Whola Lotta Love’a, Highway Star’a keskin geçişler yaşandı.
Konu, benim gözdem Uriah Heep’e gelmişti sonunda. Arkadaş çevremde grubu pek bilen yoktu. Ben ileride ki lise yıllarım da dahil neredeyse tüm okula ezberletmiştim grubu. Tabi illegal şekilde, oturduğum sıralara şarkı isimlerini kazımamın bunda payı çok büyüktü.  Hele bir de kredili sistemde okuduğum için neredeyse her dersi farklı sınıftam almam da cabası.

Neyse konu açıldı. Uriah Heep konusunda diğerleri kadar bilgisi yoktu. Ben hemen başladım tabi. Bana grubun bir şarkısından bahsetti. Adını bilmediği şarkıdan oldukça etkilenmişti. Bende hemen sıraladım. “kesin july morning’dir”; “yok yok budur”...hiç biri değildi. Bana bahsettiği şarkı ve melodisi benim UH literatürümde yoktu. Allahtan kaset yanındaydı; hemen odasına gidip kaseti getirdi.

Walkman’de hemen dinlemeye başladım. Kötü bir kayıttı, restorana veremezdik sesi. Byron zaten adamımdı ama bu şarkıda adam bir başkaydı. Hele sonu...inanılmazdı. Hayatımda bundan daha güzel bir şarkı dinlememiştim. Sevinçten gebermek bu olsa gerek. Delirmiştim. Dinledikçe daha beter sarıyordu. Evet buna benzer hikayelerim vardı; Marillon Blind Curve gibi ama bu çoook başkaydı... Çocukla muhabbeti bırakmış, manzaraya bakarak bu şarkıyı dinliyordum. Ara ara kafamı ona çevirip hayretle bakıyordum. Böyle bir şarkı olamazdı....Baya bi süre dinledikten sonra kulaklığı çıkardım ve tekrar muhabbete başladık ama ben kopmuştum. Bir şarkıya aşık olmanın ne demek olduğunu en derin biçimde yaşıyordum. “demiştim sana” dedi.

Neyse şarkıyı kopyaladık ve tatilim sadece adını bilmediğim bir şarkıyı dinleyerek geçti,...Ankara'ya döndük, okullar açıldı ve ben elimdeki kötü kayıtla millete dinletmeye başladım şarkıyı. Liseye geçtiğim sene Uriah Heep’i bilen bir arkadaşımla muhabbet ediyorduk. Kendisinde grubun bir plağı olduğunu söyledi. Bende ona best of kasetimden bahsettim. Geri almak üzere değiş tokuş ettik.

Albüm, Gatefold (açılır kapak) değildi, arka yüzünde şarkı sözleri vardı. Birçoğunu bilmiyordum. O gün herzaman ki gibi okuldan kızılay'da ki dolmuş durağına yürüdüm eve gitmek için. Dolmuşta eve gitmeyi beklerken arka yüzde ki şarkı sözlerini okumaya başladım. Son şarkının sözlerini okurkan kan beynime sıçradı. Bulmuştum, oydu işte. Aylarca şarkı sözlerini o kötü kayıttan çıkarmaya çalışıp şarkının ismini tahmin etmecilik oynuyordum. Alakasızdı, çok alakasız. Tahmin edemezdim, mümkün değil. Ama önemli değil elimdeydi, bulmuştum. Çizik mi diye kontrol ettim, değildi. Yarım saat içinde dinliyor olacaktım, hem de plaktan. Bir daha okudum emin olayım diye, tekrar baktım çiziği var mı diye. Yol boyu aynısını yaptım. Sakin olamıyordum.

Sonraki süreçte uzunca bir süre her gün dinledim. Bugün binlerce albüm dinlemiş biri olarak o şarkının yeri bende hep ayrı kalacaktır. Hep “en sevdiğim şarkı” olacaktır, daha iyisini bulsam bile. Çünkü biliyorum, hiçbiri o şarkıyı dinlediğim anda ki gibi çarpmayacak bir daha. Hiçbiri o şaşkınlığımı yaşatmayacak bir daha..ve hiç bir zaman 13 yaşında olmayacağım bir daha....

Bu arada o şarkı Sweet Freedom albümünden Pilgrim’di...

NOT: Resimler otelin gerçek görüntüleridir.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Kvartetten Som Sprängde - Kattvals


Enteresandır, 70'lerin İskandinav ekolünden çıkan ve kötü diyebileceğiniz bir gruba kolay kolay rastlayamazsınız. (İsveç'in başını çektiği İskandinav'lar ile ilgili daha önce detaylı bir yazı  yazmıştım.) Kvartetten Som Sprangde'de bu ekolün bayrak gruplarından biridir. 

Adını “Birger Sjöberg” adlı bir yazarın 1924 yılında yazmış olduğu kitaptan alan bu İsveçli grup, 3 kişiden oluşmasına rağmen aslında 4 kişi olarak kuruldu.

Grubun ismi Kvartetten Som Sprangde (The Quantet that Blew Up), yani "Patlayan/Patlamış Dörtlü" anlamına gelmektedir. :) Ancak Margareta Söderberg (Vokal), yani grubun dördüncü elemanı, müzik anlayışının grup ile örtüşmediğini düşündüğünden gruptan ayrılmış. Grup da isim değiştirmemiş ve vokalist olmadan enstrümantal olarak devam etmişler. Bence çok da isabetli olmuş. Vokal bu müziğe ne derece yakışırdı bilemiyorum.

Tarz olarak Fusion’a (Jazz-Rock) yakın dururlar. Tabi az biraz psychedelic ve folk’a teğet geçerler. Grupta ilk dikkati çeken bir basistlerinin olmaması. Hellman, bas işini klavye ile halletmiş. Diğer bir husus da yine aynı adamın kullandığı Hammond B3…Harika bir atmosfer yaratmış. Sjöberg’in gitar kullanımı -ki bazı bölümlerde çift gitar kullanmıştır- Santana’yı andırır. Ek bilgi olarak 1978 yılında çıkardığı “finn” adında birde albümü bulunmaktadır. O da ayrıca tavsiye olunur. ABBA ile yaptığı çalışma belki sizi ilgilendirebilir ama ben ilgilenmiyorum.

Albüme gelince; baştan sona aynı kalite ve güzellikte devam eder. Gitarın ve Hammond’ın sürüklediği bir atmosferde yüzen şarkılardan oluşan albümde neredeyse tüm parçalar birbirinden güzeldir. Subjektif olarak “Gånglåt Från Valhallavägen” birkaç milim daha ileride sanki. Albüm içseldir. Tarz olarak farklı tarafta dursalar da, Danimarka'lı "Alrune Rod" grubunun yarattığı insanın içine işleyen bulutlu hava yakın komşuları Kvartetten Som Sprangde'de de görülür. Genelde Fusion gruplarında bu havaya sıkça rastlanmaz. Olan örnekler de genelde iskandinavlar'dan çıkmıştır.   

Scandinavian Prog  tarzının önemli gruplarından biridir. Ne yazık ki sadece bir albümleri var. 3 kişi ile daha ne yapılabilirdi bilemiyorum. Harika bir albüm. 

10 Ağustos 2012 Cuma

BU TELEFON DEFTERİNİ YE! (Gong hakkında faideli bilgiler)




Benim en sevdiğim gruplardan biri bunlar. Kurucuları Daevid Allen aslında Soft Machine'in gitaristi ve beyni fakat 1968 senesinde grup bir turneden İngiltere'ye dönerken Daevid Allen kominist olmasıyla ilgili bir meseleden dolayı ülkeye sokulmuyor o da Fransa'ya göç ediyor, Soft Machine de onsuz devam etmek durumunda kalıyor. Fransa'da çevresinde topladığı müzisyenlerle Gong'u kuruyor 1969-70 senelerinde. İlk albümleri Camembert Electrique aslında grubun soundu hakkında ilk notasından sinyalleri veriyor. Bunlar ilk dönemlerinden beri trip grubu sayılır. ileri düzeyde LSD ve bilimum ot kullanımı sonrasında uçup uçup süper eğlenceli müzikler yapıyorlar. Böyle Rock jazz progresif saykedelik space blues her şey var bunlarda. İlk dönemlerinde grup tamamen Daevid Allen'ın kontrolünde ve onun yarattığı hayali GONG gezegeninde geçen komik ve enteresan olayları anlatıyor. Aslında bu ilk dönem albümlerindeki telepatik cüceler, Çömlek kafalı perilerle falan ilgili eğlenceli hikayelerin süper metaforlar olduğu, altında derin felsefi manalar olduğu konusunda rivayetler olsa da ben o hikayeleri olduğu gibi kabul etmeyi tercih edenlerdenim. Böyle otostopçunun galaksi rehberi kıvamında hikayeler bunlar. Her neyse ilk abümlerinden sonra GONG gezegeni ile ilgili bir üçleme ile devam ediyorlar. Flying Teapot (1972) Angel's Egg (1973) ve You (1974). Bunların üçü de süper albümlerdir. Gruptaki kaliteli müzisyen sayısı da her albümde artmakta ve yeni gelenlerin müziğe yaptıkları ama hikayelere yapmadıkları katkı dolayısıyla Gong soundu da her geçen albümde biraz daha müziği ön plana çıkartıp hikayeyi geri plana iten bir duruma geliyor. Üçlemenin ilk albümü Flying teapot mesela süper eğlenceli bol hikayeli bir albüm ama müzik gelmekte olan albümlerle kıyaslandığında biraz zayıf. Üçlemenin son albümü You'nun ise yarısından çoğu enstrümantal. Artık ağırlık müzikte tamamen ama işin güzel tarafı müziklerindeki uçukluktan bir şey kaybetmiyorlar müzik ön planda ama LSD kafası hakim yani. Bu üçlemenin 2. albümü Angels egg benim ilk dinlediğim ve en sevdiğim Gong albümü. Bence burada kaliteli müzik ve Gong'u Gong yapan hikaye tam kıvamda. İkisi de  birbirine üstünlük sağlamamış. Süper leziz bir albümdür bu özellikle 2. yüzü şaheser kıvamında. You albümünün turunda grup farklı davulcu arayışlarına giriyor ve Bill Bruford bir kaç ay bunlarla çalıyor. Ne yazık ki yasal bir konser ve ya stüdyo kaydı yok Bruford'lu Gong'un ama SBD kaydı süper bootlegler mevcut. Neyse You turundan sonra Daevid Allen kendi grubundan ayrılıyor ve grubun önderliği üflemelici Didier Malherbe namı diğer Blomdido Bad de Grasse'ye kalıyor. 1975 senesinde grup olarak yaptıkları şarkılar 2 abümde toplanıyor. Bunlardan birincisi Gong'un Shamal albümü. Müthş bir Jazz-rock albümüdür sevenlere duyrulur. Diğeri de gitarist Steve Hillage'ın ilk solo albümü olarak etiketlenen Fish Rising aLbümü. Her iki albümde de aşağı yukarı aynı kadro çalmakta. Steve Hillage daha bağımsızlığını ilan etmeden kısa bir süre önce kaydedilmiş Live at Sherwood Forest konser albümünde bu iki albümdeki şarkıların da harika verdiyonlarını bulmak mümkündür. 1975'ten sonra Steve Hillage solo müzistyen olarak devam ediyor, geri kalanlar da Gong ismiyle Jazz-rock tadında 2 albüm daha kaydediiyorlar Allan Holdsworth'un çaldığı Gazeuze (1976) ve Mick taylor'ın çaldığı Expresso 2 (1977). Bu dönemde grubun liderliği Didier Malherbe'den davulcu Pierre Moerlen'e kayıyor yavaş yavaş. 1977 senesinde Malherbe'nin de gruptan ayrılmasıyla artık orjinal Gong kadrosundan kimse kalmadığı ve dahi artık yapılan müziğin de orjinal Gong ile pek bir bağlantısı kalmadığı için Pierre Moerlen grubun ismini Pierre Moerlen's Gong olarak değiştiriyor ve 80'lerin başına kadar böyle new agey jazz-rock tadında çok güzel albümler yapıyorlar. Özellikle 1978 senesinden Downwind albümleri harikadır. Mike oldfield ve Mick Taylor da konuk müzisyen olarak çalıyorlar bu albümde. Grubun günümüze kadar uzanan hikayesinde tabi daha çok fazla albüm çok fazla Gong türevi bulunmakla birlikte ana dönemi bu şekilde özetleyebilirim. Diğerleri hakkında da yazarım bir ara.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Man-Erg


Bu şarkıyı her dinlediğimde çok sevdiğim bir arkadaşımın yaşadığı  olay aklıma gelir. Bilmeyenler için söyleyeyim Man-Erg, Van Der Graaf Generator’ın “Pawn Hearts” adlı albümünün bir şarkısıdır. Yaşanan olay küçük çaplı bir astral seyahat.

Bizim gibi adamlar müziği seven, dinlerken de kendini kaybeden adamlardır. Sağa sola saldırdığımız, etrafı yıkıp döktüğümüz olmamıştır. İnfilak daima kendi bünyemizde gerçekleşir. Yaşanması muhteşem ama eminim dışarıdan seyretmesi bir o kadar da komiktir. Valla umurumuzda mı, tabiki hayır. Bir nevi trans hali; o hale bürünmüş bir insan nasıl kendini nasıl kontrol edebilir ki? Ne demek istediğimi anlıyorsanız şanslısınız demektir.

İtalyanları ilk keşfettiğimizde harıl harıl İtalyanca bilen adam aradık. Aradık, çünkü şarkı da ne söylediklerini merak ediyorduk. Bizi transa sokacak bir şarkı veya albüm bulduğumuzda hemen birbirimiz ile paylaşmayı, trans halini beraber yaşamayı, dinlerken ortamdan kopup farklı diyarlara gitmeyi düşündük hep.
Belki böyle yüzlerce şarkıyla dünya ile ilişkimizi kesip, kopup gittik. Hatırlarım  ilk Samba Pardon (Alcatraz) dinlediğim günü. O ne güzdel flüt-gitar atışmasıdır. Veya orta 1 deyken Uriah Heep’in Pilgrim’i. 10 saattten fazla bir süre aynı şarkıyı üstüste dinleyip durmuştum. Ne uçuştu ama...

Ya da Embryo’nun Dreaming Girls’ü, Biglietto Per’l inferno’nun Lamico Suicida’sı, Comus’un Drip Drip’i, Eela Craig’in Indra Elegy’si, Pell Mell’in Maldou’su...”bitmeyen trans halleri”...Huzurun farklı bir boyutu. 

Suratlar hep güler bu moda girince. Eller kollar ile garip hareketler yapılır bilinçsizce. Bir çocuğun dondurma yerken ki hali gibi görünür. Zararı yoktur etrafa...anlamayan için komiktir. Bilen içinde yaşarken gidilen farklı bir dünya...   

İşte Man-Erg ile aynı transı yaşayan, hatta daha da ötesine geçerek kendi bedeninden yükselen sonra geri gelen arkadaşım aklıma gelir bu şarkıyı her dinlediğimde. 

Ne demiş Jim Morrison: “Kayıp cenneti arayan bir adam, diğer tarafı hiç düşlememiş birine aptal gözükebilir...”


Not: Kendisi bu yüzden “man-erg” nick’ini kullanır. Türkiye’de progressive rock’ı takip edenlerdenseniz bu nick’e zaten rastlamış, yazılarını okumuşsunuzdur. Kendisi halen progturk’te yazmaktadır.